„Benim Rönesansım“


Ortaçağ tarihini çok severdim lisedeyken. Yaş aldıkça daha bir anlam kazandı, daha bir çok düşünür oldum üzerine. Karanlığın en zirve noktasını simgeler Ortaçağ ve kalbinde kocaman bir aydınlık gizlidir. 


Hayatının baharı diye bir kavram vardır. Mevsimlere bölünür insan hayatı ve bahar diye adlandırılır gençlik yılları. Başkan Babamızının Sonbaharı diye kitabına isim koyarken aynı şeyi düşünmüş  olmalı Marquez. Oliver Sacks benim periyodik tablom der kendi yaşam yolculuğuna. Ömrünün her bir yılını numarası o zamanki yaşı olan elementle eşleştirir. Bense insanlık tarihinin çağlarına benzetiyorum insan yaşamınının safhalarını. Çocukluk anılarımı kaleme alırken antik çağım diye adlandırmıştım o zamanları. Ergenliğim ilk çağım, İlk gençlik yıllarım karanlık orta çağım ve şimdi rönesansım.


Doğduğumuz topraklar, sosyal cevremiz, ailemiz, bir noktaya kadar aldığımız eğitim kaderimizdir. Düşünce yapımız o ortamlarda şekillenir ilkin. Çevremizin rengine boyanırız. Annemiz, babamız gibi düşünür, sosyal çevrenin dayattığı değerleri yaşar, olup biteni sorgulamamayı erdem sayarız. Kız çocukları okutulmaz, kadın kocasının himayesindedir, üzerine tek kelime tartışma yürütemeyeceğiniz dini ve toplumsal değerler vardır.Yüzyıllardır süregelen geleneklerin alternatifini düşünmeniz işten bile değildir. Ortaçağın kilisesi gibidir toplumun, kökeninden fersah fersah uzak, din zaafiyeti. Sorgulayıcı yaklaşıma öfke ile bakılması skolastik düşüncenin ta kendisidir.

Birgün kafanızı kaldırıp etrafa bakarsınız ve bir şeylerin yolunda gitmediğini fark edersiniz. Kilisenin itibarını sarsan Ortaçağın veba salgını gibi bir dizi felaketler giriverir hayatınıza. İnsanın aklına şüphe tohumları eken, size sorgulamayı öğreten, rönesansınızın Martin Lutheri olacak bir dizi kitapla yolculuğa çıkarsınız sonra. Akıl yürütüp, yüzyıllardır belki değişmeyeceğine inanılmış değerler üzerine yeni tezler üretip onları sarsabileceğinizi farkettiğiniz zaman sancılı bir dönüşümün eşiğine gelmişsiniz demektir. Bir fitili ateşlemek gibidir bu. En çok kendiniz yanacaksınızdır, hatta o öyle bir fikir sancısının içine düşeceksinizdir ki Ahlak Mektupları’nda Seneca’nın ölüdeniz diye tabir ettiği akıl yürütmeden, dertten tasadan uzak, bilinçsizce yaşanan bir hayata bile gıpta ile bakar olacaksınız, ta ki aydınlanma çağınıza kavuşana kadar. Zihinsel doğum zordur, her doğum gibi sancılıdır. Sizi bağlayan, kimsenin görmediği zincirleri kırmaya çalışıyorsunuzdur. Bu aylar, hatta yıllar sürebilir. Tıpkı rönesansın bir kaç yüzyıl sürmesi gibi. İşte bunun adını “benim Rönesans’ım” koydum ben. Benim yeniden doğuşum, benim aydınlanma çağım. 


Her insan balta girmemiş bir ormana doğar, ya da öyle bir ormana düşüverir. Kimisi sorgulamadan uzak bir toplumun esiridir, kimisi maddi imkansızlıkların, kimisi kötü anne babanın, kimisi kötü bir eşin, kimisi de yanlış bir meslek tercihinin. Cehaletin, bilgisizliğin, sorgulamamanın batağına düşmek vardır bir de, her şey yolunda gibidir ve siz bataklığınızın farkında bile değilsinizdir. Sanırım en acısı, tüm tutsaklıkların sebebi de budur. Bazıları o ormanı kabullenir ama bazıları da eline bir balta alır kendine bir yol açar ve eninde sonunda çıkar o derin ormandan. İşte sonrası bizim aydınlanma çağımız olur. Seneca’nın deyimiyle, kendi ışığında aydınlanmaktır bunun adı ve hiçbir karanlık artık sizi korkutamaz, çünkü başkasının ışığına ihtiyaç duymuyorsunuzdur.


Şimdi durup bir düşünün. Siz ömrünüzün hangi çağındasınız? İçine doğduğunuz balta girmemiş ormanlarınızda kendinize bir yol yapmaya, fikir karanlığınızdan kendinizi çekip çıkarmaya cesaretiniz var mı?


Yorumlar

Popüler Yayınlar